8İhtiyaçtan Fazlası

Paylaşmak

Bu gece kısmetse ilk sahurumuza kalkacağız. Önümüz Ramazan.

Nerede okudum veya duydum, bilemiyorum. Söyleyen kişi şu duaya itiraz ediyordu; ” Allah’ım sen olmayana da ver.”

Kallavi bir iftar sofrasının başında bulunan bir kişinin bu duayı zikretmesi ne kadar samimi olabilir ?

Ne buyurmuş Yaradan; – ..Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.”.. Bakara Suresi 219. Ayet –

Yeni bir trend; minimalist yaşam; ihtiyaçlarını belirleyerek bunları en aza indirgemek, fazlalık olanı almamak, harcamamak ve stoklamamak üzerine bir eğilim. Özellikle yeni çağın getirdiği aşırılıklardan kendini kaçınmak, safralardan kurtularak özgürleşmek. Amerika özelinden dünyaya yayılan bir yaşam tarzı; kapitalizmin ana vatanında doğan bir karşı koyuş.

Hani bir söz vardır; “aklın yolu bir.”

Elbette bire bir örtüşmeden bahsedemeyiz. Ama insanın özüne bir ışık tutuş olabilir.

 

Basit Sorular ve Cevapları

Bu durum ülkemize mi hastır, yoksa tüm dünyada bu şekilde midir ? Durum derken; basit sorular soramamak veya basit sorulara basit cevaplar verememekten bahsediyorum. Belki yukarıda sorduğum genel geçer soruyla bile bu duruma has davranmış oluyorum.

Geçen gün kulak misafiri olduğum bir konuşmayı paylaşmak isterim sizinle. Olay Marmaray Ayrılıkçeşmesi Durağı’nda geçmektedir.

A; Sirkeci’den geçer mi ?
B; Yenikapı’dan geçer, eee! Kazlıçeşme’ye kadar gider.
A; Yaa, ben Beyazıt’a gidecektim ! Oradan geçer mi ?
B; Yok ordan geçmez !
A; Peki, oraya nasıl gidebilirim ?
B; Şeyde inip trene bineceksin.
A; Nerede ?
B; İşte, Sirkeci’de inip trene; yani, tramvay var ya ! Ona binmen gerekiyor, işte
A; Tamam, teşekkürler..

Aslına bakarsanız sorunun ve cevabın niteliği o kadar basit ki;

A; Sirkeci’den geçer mi ?
B; Evet !

Günlük hayatımızdan işimize, futbol oynamamızdan siyaseti konuşmamıza kadar her şeyimizde işte bu kadar dolambaçlı ve verimsiz olmamızın nedeni nedir ?

Bir Savaş Yaşanmıştı

Bir savaş yaşanmıştı

Ve olan yine çocuklara oldu.

Büyükler ve godamanlar,

Çoktan barış çubuğunun dumanında

Kendilerinden geçtiler.

O yitip giden çocuklar,

Bir tarih sahnesinin figüranları,

Hayallerini o dağlara gömdüler.

Ötekileştirmenin Öteki Yüzü

Ötekileştirme, ne zaman girmişti siyasi literatürümüze ? Daha da önemlisi belki; ne zamandan beri biz vatandaşın diline yerleşti ?

Net bir istatiki cevabı olabilir bu soruların, ama bana kalırsa; ötekileştirilmişlerin iktidar olması ile canlandı.

Maalesef insanoğlu öteki olmadan dirlik, düzen kuramıyor. Veya son moda tabirle ” safları sıklaştıramıyor ” ( ne ilginçtir ki bir cami söylemidir )

Başbakanın kerhen yaptığı balkon konuşmasından sonra ve 3. döneminde böyle bir stratejiye girmesinin sebebi nedir, ne değildir siyaset bilimcileri tarafından sıkça tartışılmakta.

Bu söylem ve tavırlar yeni olmasa da efektifliğini son bir kaç yıldır özellikle hissettiriyor. Ama bunun yanında öyle bir ötekileştirme söylemi var ki eskilere dayanıyor. İnsanları hor görmeyi artık kendine alışkanlık edinip hak görmüş bir zihniyetten bahsediyorum. CHP kemik yapısının yetiştirdiği, var ettiği bu kesim, hiç bir utanma sıkılma göstermeden bu tavrını devam ettiriyor. Ve ölene kadar da ettirecektir.

Ama burada başbakanın söylemleri ve eylemleriyle körüklediği, ayrıca yukarıdaki kesimin eğitimciliğini yaptığı yeni bir nesil yetişmekte. Seksen darbesi ve sonrasında yaşanan Doğu olayları ile birlikte sağ ve sol kesim arasında önemli bir çatışmanın olmadığı 20-30 yıllık bir dönemden çıkmış bulunuyoruz. Son çözüm süreci ile birlikte terör olaylarının ( neye karşılık olduğu henüz daha gün yüzüne çıkmış değil ) durması ile birlikte bu ülkenin her zaman ihtiyaç duyduğu (!) çatışmacı, gerilimli ortam yeni argümanlarla sürdürülmek isteniyor.

Başbakanın ülkeyi %50-50 bölmesine rağmen ortada tam bir homojenlikten söz edemiyoruz. Bu yarımlar arasında var olmayan homojenlik bizim çıkış noktamız olabilir. Yani her iki tarafta kendi mevzilerine tam olarak hakim değiller. Umarım da olmayacaklar!

Marjinal söylemler ve eylemler her iki tarafçada sürdürülmek ve büyütülmek istense de yine her iki tarafta buna karşı olan kesimlerin olduğu ve teknolojinin gelişmesinin olumlu yanlarını kullanabildikleri sürece de bu kışkırtmalara karşı sağduyunun üstün geleceğini umuyorum.

Bunun son örneğini Elvan ile Burak’ın babalarının yaptığı açıklamalara şehit düşen polisimizin babasının yaptığı açıklamanın eklenmesi ve bu söylemlerin başbakanın kışkırtıcı söylemine göre üstün gelmesi benim için bir umut ışığıdır. Kendimi şunu düşünmeden alamıyorum; belki de seksen öncesinde bunun gibi ne seslenişler olmuştu da kimse duymamıştı.

İşin özü şu söylemlere asla taviz vermeyelim;

Otobüste yaşlı bir hanımın yüksek sesle ( etrafında bundan rahatsızlık duyabilecek, alınabilecek, kırılabilecek birilerinin olup-olmadığına önem vermeden ) AKP’ye oy verenleri koyunlukla itham etmesi, hakaret etmesi ile başbakanın söylemleri arasında ne gibi bir fark olabilir ?

O yaşlı hanıma ters bir şekilde bakmamdan sonra susması gibi bizi birbirimizden ayıranlara, hakaretlerini pervasızca savuranlara ters bakalım, onların iyiliğe üstün gelmesine izin vermeyelim ! ( hangi partiye oy verdiğimiz veya vermediğimizin önemi olmadan, sadece sağduyu ve barış için )

YOLCU

Resim

Cumartesi akşamı için kuzenim Zümray ve arkadaşı Umut, ben ve nişanlım Şeyma’yı bu güzel oyuna davet etti. İstanbul tam bir kış akşamını yaşıyordu; soğuk ve yağmur bir arada. Böyle zamanlarda akşam daha bir karanlık gelir insana. Paltonuzun içine gömülür başınızı öne eğer, elinizdeki şemsiyeyi ise sımsıkı tutarsınız. Rüzgar nereden esiyor, çise taneleri nereden ıslatıyorsa oraya yatırırsınız elinizdekini. Çevreyle olan münasebetiniz ise kavşaklardan geçerken araçlara dikkat etmek ile şu meşhur su birikintilerine basmama özenidir.. Bir de gideceğiniz yere bir an önce varmanın verdiği hızlı adımlı bir telaş. Şehir de her zamanki canlılığında değildir zaten. Vitrin ışıkları daha cılız ve soluk, insanlar ise kaçarcasına uzayan gölgeler gibidir.

Tiyatroya geç kalmak bizde alışkanlık olmaya başladı. Şeyma ile vaktimiz olmasına rağmen ” şimdi çıkıyoruz, çıktık ” derken; kendimizi 5 dakika kadar geç kalmış olarak bulduk. Bunda benim payım yüksekti. Üsküdar Ahmediye’de bir dönel kavşak vardır. ( Çetinkaya ve Akbank’ın da yer aldığı ) Arkadanızı Üsküdar Meydan’a verdiğinizde sağdan Doğancılar’a, direk gittiğinizde ise Zeynep Kamil’e çıkarsınız. Oyunun oynandığı Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi ise Zeynep Kamil’e giden yol üzerindeydi ve bu kavşaktan olan mesafesini yanlış hesaplamam bize bu geç kalmaya sebep oldu. Tabi bir de Şeyma’nın topukluları :-)

Tiyatro, sinema gibi değil biliyorsunuz. Kapılar kapandıktan sonra içeri seyirci alınmaz. Ama sağolsunlar, görevli arkadaşlar hemen salon girişinde iki kişilik yer olduğundan olacak bizi oraya oturmak üzere içeri aldılar. Olması gerektiği gibi çoktan yerlerini almış diğer izleyicileri fazla rahatsız etmeden yerlerimize oturduk. Oturmadan önce de bizim hemen bir kaç koltuk sağımızda yer alan kuzenimle göz göze geldik. Aslında yerlerimiz de hazırdı ama insanları daha fazla rahatsız etmemek için bize söylenen yerlere oturduk. Hızlı adımlarla yürüdüğümüzden sebep, oturduğumuzda her ikimizi de ateş bastı. Montlarımızı çıkarmaya çalışmak ile oyunu izlemeye başlamak arasında biraz git gel yaşadıysak da oyunun bizi içine çekmesi uzun sürmedi.

Oyun, Nazım Hikmet’e ait. Olay, 1921 yılında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun ücra bir köşesinde Sekizçakallar adlı bir köyün yakınlarında karın rayları kapattığı, tipinin telgraf direğini devirdiği; memleket meselelerine uzak bir tren istasyonunda geçiyor. İstasyon Şefi; Bahtiyar Engin, İstasyon Şefinin Karısı; Aslıhan Kandemir, Makascı; Mehmet Avdan ve “Atlı” karakteriyle oyuna sonradan katılan Gün Koper oyuncu kadrosunu oluşturuyor. Atlı karakteri Gün Koper’in oyunculuğuyla özellikle dikkat çekiyor.

Resim

Sahne tasarımı gerçekten hoş; iç ve dış mekanın yerleşimi, ışıklandırılması ile kar ve ses efektleri oldukça başarılıydı. Yalnız silahlı çatışma sahnelerinde silah sesleri sizi ilk başta ürkütebilir.

Oyun, bildğim kadarıyla bu ay içinde Şehir Tiyatroları’nda daha yer almayacak.. Gitmek isteyenlere sonraki aylar için takipde olmalarını tavsiye ederim.

Oyun konusuyla ilgili aşağıdaki linklerde detay bulabilirsiniz.

http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=424 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/11693/Kurtulus_Savasi_na_bir_bakis.html#

Amatör Fotoğrafçılık – 1

Biliyorsunuz, yeni bir trendimiz var artık !

Çok değil bundan 5-6 yıl öncesine kadar ( fotoğrafçılık ile pek ilgisi olmayanların kafasında ) fotoğrafçılığı genel haliyle iki şekilde tanımlayabilirdik. İlki; profesyonel fotoğrafçılık. Profesyonel fotoğrafçılığı; her semtte bulunan fotoğrafçılık işletmeleri ile gazete, dergi gibi mecmualarda çalışan ve bu işi ciddi bir sanatsal faaliyet içinde ele alanlar tarafından yapılan; bir diğeri olan anı/hatıra fotoğrafçılığını ise daha çok partilerde, gezmelerde çekilen ve kompakt makinelerin kullanıldığı bir uğraş olarak tanımlıyoruz. İlk kategoride bir ticari boyut söz konusu iken; ikinci kategoride yer alanların aslında ne bir ticari amacı ne de ” fotoğrafçı ” olma gibi bir iddiaları var.

Şimdi ise yeni bir trendimiz var; ” amatör fotoğrafçılık “

Dijital fotoğrafçılığın gelişmesi ve üretici firmaların daha kolay satın alınabilen makineler üretmesiyle birlikte böyle bir alan ortaya çıktı veya hızlı bir gelişime uğradı.

Tabi ki bu tarzın ortaya çıkmasına ve/veya hızlı gelişimine katkı sağlayan pek çok sebep var. İnternetin yaygınlaşması, kredi kartı kullanımı, üretim ve model sayısının artması, ikinci el satışlar vesaire..

Yeni olan her şeyin, daha doğrusu hızla büyüyen her şeyin başına gelen amatör fotoğrafçılığın da başına geldi;

” nicelik ile niteliğin ters orantılı olarak yol alması “

———————————————————————————————–

Fotoğrafçılık da tüm diğer faaliyetler gibi ” kendini anlatma / aktarma ” argümanıdır. Tıpkı bu blog yazısı gibi. Ve insanlığın içinde taa ilk çağlardan beri olan bir içgüdüdür ki; tarih öncesinden kalan mağara duvar resimleri bunun açık delilidir. İşin özü, bu insanlık için doğal bir ihtiyaçtır. Bunun yanında fotoğraf veya resim, düz yazıya oranla daha kolay bir anlatım şeklidir. Aynı anda hem realist hem de sürrealist olabilir mesela. ( Belki de şiirin düz yazıya görece üstünlüğü bundandır. ) Bir fotoğraf makinesinin denklanşörüne basmak; insanlara bir yazı metnini ( düz yazı, şiir ) oluşturmaktan daha kolay gelir. Ayrıca daha cezbedicidir. Özellikle okuma alışkanlığımızın olmamasını düşünürsek; yazıya oranla daha kolay ve daha çok kişiye ulaşabilme imkanı verir.

Daha çok kişiye daha kolay yollarla ulaşabilme imkanı, özellikle son yıllarda gelişen internet, akıllı telefon ve uygulamaları sayesinde büyük bir ivme kazandı. Akıllı telefonlar ve uygulamaları sayesinde çektiğimiz fotoğrafları anında yayınlayabilmenin verdiği cazibe ile profesyonel, yarı prof veya kompakt makinelerle çekilen fotoğrafların internetteki çoğu fotoğrafçılık sitelerinde dünyanın her yeriyle paylaşılabiliyor olması, gelişimin bu kadar hızlı olmasının en büyük etkenleridir.

Dünyanın her yeriyle bir engele uğramadan, kısıtsız bir şekilde paylaşılabiliyor olması; fotoğrafın canalıcı üstünlüğüdür. Bu üstünlük metne karşıdır. Üstünlüğün sebebi ise fotoğrafın lisansız oluşudur. Evet, fotoğraf dilsizdir!

devam edecek…